UA-113875625-1

Doç. Dr. Cahit Külekçi ile yeni kitabı Hicret, kariyeri ve Siyer’i konuştuk

Siyer Araştırmaları
Siyer Araştırmaları

Siyer Araştırmaları Öğrenci Topluluğundan Asena Öncül, İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cahit Külekçi ile, Siyer Kitaplığından çıkan kitabı Hicret, kariyer yolculuğu, çalışmaları ce Siyer Araştırmaları’nın faaliyetleri hakkında bir röportaj gerçekleştirdi.

A. Öncül: Bize kendinizi, çalışmalarınızı, kariyer yolculuğunuzu anlatır mısınız?

Doç. Dr. Külekçi: Aslen Kahramanmaraşlıyım. Ancak Kahramanmaraş’ta pek ikamet edemedim. Belki de şu son dönemde sık sık Kahramanmaraş’a gitmem bu yüzdendir. Toprağa bağlılık yani. Her neyse… Muhterem babam da İlahiyatçı idi. Görevinden dolayı birkaç şehir gezdik. Örneğin ilkokulun ilk sınıfını Isparta’nın Senirkent ilçesinde, devamını Adana’da… Bu anlamda Adana benim hayatımda daha çok yer işgal etmiştir. Adana İmam-Hatip Lisesi mezunuyum. Şöyle diyebilirim, 1982’den liseden mezun olduğum 1993 yılına kadar Adana’daydım. Bu yılda girdiğim üniversite sınavında Dokuz Eylül Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi’ni kazandım. Böylelikle yeni bir şehre daha intisap ettim. İzmir… Akademik anlamdaki kariyerim de tam olarak bu şehirde başladı. Gerçi lisedeyken de bazı hocalarımdan bu yönde tavsiyeler alıyordum ama hani derler ya ete- kemiğe bürünmesi İzmir’de ve Prof. Dr. Rıza Savaş hocamla gerçekleşti diyebilirim. Yüksek lisansa da ilk aşamada İzmir’de başlamıştım lâkin işler pek istediğimiz gitmedi o malum dönemde. Yeni mezun olmuştum gerçi. Henüz akademi dünyasına dair de pek bir şey bilmiyordum. Muhtemelen o dönemdeki süreci şimdi olsa daha makul şekilde yönetebilirdim. Zira benim hedefimde hep İzmir’de kalmak vardı. Yaşınız küçükse, tecrübeniz de yoksa fevrî hareket edebiliyorsunuz.

A. Öncül: Ama İzmir dışına çıktınız…

Çıkmak zorunda kaldım, diyelim. Ama geri dönmek üzere. Tabi her şey nasip.

A. Öncül: Ankara ve İstanbul’da devam etmişsiniz…

Doç. Dr. Külekçi: İzmir’de akademiye girmek nasip olmayınca başka yerlere bakmaya başladım. Öyle derler, bakmaya başlamak. Aslında bir an önce araştırma görevlisi kadrosuna atanmak. Maddî güç elde edip, derhal çalışmalara başlamak. Nasip işte. Ankara’da araştırma görevliliği alım ilanı çıktı. Başvurdum ve yapılan sözlü sınavı kazanarak 1998’de araştırma görevlisi oldum. O dönemlerde Arapça yabancı dil olarak kabul edilmiyordu. İngilizce eğitimi için de YÖK bizi ODTÜ’ye gönderdi. Hem İngilizce hem de genel tarih eğitimi alabilmek için yaklaşık 16 ay kadar Ankara’da kaldım. 2000 yılında da oradan İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Ortaçağ Tarihi bölümüne geçtim. Ancak dönemin şartları İlahiyatçı kimliğiyle oralarda görev yapmamıza pek izin vermezdi. Vermedi de. Zorlu günlerdi gerçekten. Oradaki yüksek lisansım da bitemedi bu yüzden. İlahiyat Fakültesi’ne naklen atama yapmak istediler. Rahmetli Yaşar Nuri Öztürk hoca da o dönemde fakültede İslam Tarihçisi olmadığı için beni fakültede göreve başlatamadı haliyle. Alsak da seni çalıştırabilecek öğretim üyemiz yok ki, demişti. Fakülte vardı ama öğretim üyesi yoktu. Hem de İstanbul’da. Neyse işte bu durum YÖK’e bildirildi. Yapılan yazışmalar neticesinde kadrom yüksek lisans ve doktora yapabilmem için Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi’ne aktarıldı. 2001 yılında üçüncü kez başladığım yüksek lisansımı 2003 yılında tamamladım. Bu kez tamamlayabildim yani. Gerçi öncekilerini de boşa gitmiş saymıyorum. Hatırı sayılır bir tarih eğitimi aldım. Belki de İslam tarihçisi olarak aldığım bu tarih eğitimleri sonraki dönemde yaptığım çalışmalara doğrudan etki etti. 2009 yılında doktoramı bitirdikten sonra kadromun devamı için Dicle Üniversitesi’ne geçtim ancak orada da işler beklediğimiz şekilde gerçekleşmedi. Kısa bir süre sonra İnönü Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi’ne naklen atandım. Yardımcı doçent olarak. 2011 yılıydı. 2012 yılında doçentliğe başvurdum fakat henüz çok erkendi. Olmadı. Çalışmalarım da yetersizdi. 2014 yılında tekrar başvurumu yaptım. Yapılan sınavlarda başarılı olarak 2016 yılının başında doçent unvanını aldım. Nasip olursa 2019 yılının başından itibaren de İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi, İslamî İlimler Fakültesi’nde göreve başlayacağım.

A. Öncül: Başladığınız şehre dönüyorsunuz…

Doç. Dr. Külekçi: Dedim ya, geri dönmek üzere ayrılmıştım 1998’de. Nasip bu zamanaymış. 2019’a. Gerçekten de hayatın bize ne getireceği muamma. Sırlarla dolu zaman.

A. Öncül: Çalışmalarınız hakkında da kısaca bilgi verebilir misiniz?

Doç. Dr. Külekçi: Yüksek lisansa başladığım dönemde hocam Prof. Dr. Ziya Kazıcı beni gayr-ı müslimler konusuna yönlendirdi. O dönemde araştırma görevlisi, şu anda profesör olan Nuh Arslantaş hocam, ağabeyim Yahudileri, bir başka arkadaş Rumları çalışıyordu. Ben de Ermenileri almıştım. O günden bu güne de Ermeniler üzerine çalışmalar yaptım. Aslında amaç gayr-ı müslimlere münasebetleri her millet açısından ortaya koymaktı. Doçentliğimden sonra ilk dönem konularına yoğunlaştım. Gerçi daha önce de çalışmalarım vardı ilk dönemle ilgili ama bana göre bir İslam tarihçisi en az ilk dönem kadar sonraki dönemlere de hâkim olmalıdır. Ha ama şunu da öne çıkarayım, elbette ihtisaslaşma belirli dönemlerde olur. Benim burada ifade etmek istediğim şey şu, bir İslam tarihçisi örneğin Emevîleri çok çok iyi bilip, Selçuklular hakkında hiçbir bilgiye sahip değilse bu tarihin usulüne de aykırı bir durumdur. Ana hatlarıyla bilmelidir en azından. Tarih, genetiği olan bir sahadır. Öncesiyle sonrasıyla bilinmelidir. Nitekim son çalışmamız Hicret’te de bu genetik yapıya sıklıkla temas ettik.

A. Öncül: Konu Hicret’e gelmişken sizce Hz. Peygamberin hayatında hicretin yerini nasıl okumalıyız?

Doç. Dr. Külekçi: Evvelâ şunu söyleyeyim. Resûlullah’ın (as) hayatını teferruatıyla bilmemiz gerekmektedir. Hiçbir olayı ya da olguyu göz ardı edemeyiz. Çünkü Hz. Muhammed (as) Allah resulü ve nebîlerin sonuncusudur. Bu bağlamda Endülüs Yayınlarına, çalışanlarına, emek verenlere ve bu projeyi büyük fedakârlıklarla yürüten Prof. Dr. Şaban Öz’e teşekkür etmeliyim. Hicret, Resûlullah’ın (as) ve dolayısıyla Müslüman toplumun hayatında keskin bir köşedir. Tıpkı diğer peygamberlerde olduğu gibi. Ancak hicreti hurafelerle dolu kıssalarla anlamaya ve anlatmaya çalışmak bu faaliyetin ihtiva ettiği mesajı yok saymaktır. Bakın büyük bir iddiayla söylüyorum bunu. Şayet hicretin alt yapısını, gerçekleştirilmek istenen değişim ve gelişimi izleyemezsek peygamberin devesi ‘kusva’nın adını herkese öğretiriz ama hakikatten de uzaklaşırız. Hicrette verilmek istenen mesaj gerçekten bir devenin faaliyeti midir? Ya da güvercinin, örümceğin? Bunları takıntı haline getirmeyeyim, kaldı ki Allah’ın peygamberlerine lütuflarını görmezden gelemeyiz lakin meselelerin de sırf tür olağanüstü hallerle aktarılması emin olun Müslümanların lehine değildir. Hicretin temel önerisi yeni bir toplumun inşâ edilmesidir. Ne devlet kurmak ne de anayasa ihdâs etmek. Bunlar belki doğal sonuçları olabilir ama hedef tevhid temelli yeni bir toplum inşâsı. Bakınız diğer peygamberlerin hicretine, hepsi şirkten uzaklaşmak için bulundukları yerlerden ayrılmak zorunda kaldılar. Hicret ettiler. Hatta bazı peygamberler öldürüldü. Hicret dahi edemediler. Bu mesajı her yerde öne çıkarmamız gerekir: Yeni bir toplum inşâsı. Düşünsenize, Mekke’nin o karanlık sokaklarında bu nasıl mümkün olabilirdi ki? Ahlaksızlık ve kibrin hadd safhada olduğu Mekke sokakları…

A. Öncül: Bu çerçevede İslam Medeniyetinin oluşmasına da hicretin katkısı vardır, değil mi?

Doç. Dr. Külekçi: İslâm medeniyetinin bir anda oluştuğunu söylemek usûl açısından doğru değildir. Tevhid temelli bir medeniyetin yeniden oluşturulması, diyelim. Neticede bir din kendisinden önceki tüm sosyal ya da siyasal tezleri ortadan kaldırmıyor, silip atmıyor. Fakat ıslahına önem veriyor. Ka’be’yi tavâf devam ediyor ama İslâm’dan sonra putlarla dolu bir Ka’be tavaf edilmiyor artık. Dolayısıyla Resûlullah (as) yeniden bir medeniyet oluşturmak yerine ki dediğim gibi böyle bir şey söz konusu olamaz, var olan ama şirk unsurlarını ihtivâ eden hususları ıslahla İslâm medeniyetini yeniden inşâ ediyor. Bunu Mekke’de ya da Müslüman toplumdan uzak denizaşırı bir memlekette yapması da pek imkân dâhilinde değildi. Habeşistan hicretlerinde tecrübe de edilmişti zaten. Yesrib’in seçilmesi de bu tür detaylarda gizlidir ve bunun üzerinde de durulmalıdır. Neden Yesrib? Bunları çalışmamızda ele aldık.

A. Öncül: Hicret ve sonuçlarının bugünkü Müslümanlara anlatmak istediği şeyler var mıdır?

Doç. Dr. Külekçi: Genel anlamda Mekke ile Kureyş kabilesi özdeştir. Mekke mekânı, Kureyş de o mekânda ikâmet edenleri tanımlar. Tarihî bir geçmişi vardır Mekke’nin. Rivâyetlere göre Hz. Âdem’den bu yana. Hz. İbrahim, Hz. İsmâil… Yani Mekke, gelişigüzel bir yer değildir. Buna rağmen Resûlullah (as) kendi akrabaları olan Kureyş’in içinde kalarak yeni toplumu burada, kendi vatanında oluşturmayı pek düşünmemiştir. Bakın, bir tarihçi olmayan hâdiseleri olmuş gibi göstererek tahminde bulunmaz. Ama kıyas yapabilmek için diyorum ki, Mekke’de kalmakta ısrar edilseydi muhtemelen bir suikast sonucu Resûlullah (as) ve bazı Müsümanlar öldürülebilirdi. Kaldı ki hicret günü yaşananlar da ortada. Bu çerçevede hicret, böyle bir ısrarın gereksiz olduğunu ortaya koyar. Mekke’de kalınıp sürekli gerginlik, her an kendini savunma psikolojisi içinde beklemektense şartları daha müsait bir şehirde çok daha farklı bileşenlerle hareket etmek en doğrusuydu, nitekim öyle de oldu. Elbette bu, mücadeleden kaçmak değildir. Aksine… Yüz çeviriyorsunuz. Ben sizin gibi düşünemem, diyorsunuz. Bunun sonucunda size yaşam hakkı tanınmıyor. Yeterli güce de sahip değilseniz, size düşen şey bir başka yerde tebliğinizi sürdürebilir halde tutmaktır. Kendinizi ya da taraftarlarınızı, sonuçsuz bir şekilde öldürtmenizin ne faydası olabilirdi ki? Şunu da ekleyeyim, Resûlullah (as), hicret kararını tek başına ve bir gece ansızın almamıştır. Kendisine cenâb-ı Hakk hicret izni vermiştir. Akabinde üç yıla yakın bir süre stratejik hesaplamalar yapılmıştır. Akabe süreci yaşanmıştır mesela. Kuba’da mescit inşâ edilmiştir. Hiçbir Müslüman zarar görmesin diye yol güvenlikleri sağlanmıştır. Kusursuz bir organizasyon yapılmıştır yani. İşte fetânet budur. Zekâ. Gerçekten müthiş bir organizasyon. Yüzlerce Müslümanı burnu dahi kanamadan Yesrib’e ulaştırmanın, hem de o dönemin şartları altında, başka nasıl açıklaması olabilirdi ki zaten! Günlerce sürecek olan bir yolculuk ve yaklaşık üç yıla yayılan bir süreç. Bence hayvanâtın yapıp ettiklerinden ziyade bu tür insanî hususları öne çıkarmamız gerekiyor. Yoksa peygamberin zekâsına hakaret olur bakın.

A. Öncül: Siyer Araştırmalarının faaliyetlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Doç. Dr. Külekçi: Siyer, son dönemlerde daha çok ilgi çekmeye başladı. Ama akademik anlamda. Diğer türlü Resûlullah’ın (as) hayatına dair yazılanların haddi hesabı yok. Ama bu da bir takım sorunları beraberinde getiriyor. Evet oldukça fazla yayın vardı ama Siyer Araştırmaları bana göre önemli bir misyon üstlendi. Bu çalışmaları disipline etmek, belirli usûl çerçevesinde konuları ele almak gibi. Bir başka ifadeyle örnek alınabilir bir peygamber algısı oluşturmak. İnternet çağımızın bir gereği. Siyer Araştırmaları’nın da bu anlamda bir çabası var elbette ama geliştirilmesi şart. Akademik bilginin bir şekilde ve hızla okuyucusuna ulaşması gerekiyor. Âcizane bu konuda önerim sanal ortamdaki yayınların çok daha aktif hale getirilmesi. Henüz yeni sayılır gerçi ama eminim kısa süre sonra bu çalışmalar semeresini verecektir. Hele de sizin gibi gençlerin çabasını gördükten sonra çok daha umutlu oluyorum ben, kendi adıma.

A. Öncül: Siyer Kitaplığının içeriği, bugüne kadar yayınladıkları ve geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Doç. Dr. Külekçi: Aslında bu tür projelerin devlet tarafından da doğrudan desteklenmesi gerekiyor. Zira Siyer Kitaplığı bir iddia ortaya koyuyor, Resûlullah’ı (as) anlamak ve anlatmak. Bunu yaparken de kaynaklardaki sahih bilgileri kullanmak. Olabildiğince konuların özüne inmek. Proje tamamlandığında Resûlullah’ın (as) hayatı ile ilgili tüm noktalar ortaya konmuş olacaktır inşallah. Ansiklopedik çalışmalar hacimli olduğu için ne yazık ki ilgiden uzak oluyor ama özellikle bu projede yer alan kitapların taşınabilir hacimlerde olması okunabilirliğini arttırmakta. En azından benim gördüğüm o. Henüz projenin ilk zamanlarındayız. Nasip olursa proje tamamlandığında oldukça büyük bir dönüşüm sağlanacaktır. Ne ilk çalışmaydı bu ne de son olacaktır ama Siyer Kitaplığı geliştirilebilir biçimdeki özgünlüğünü koruyacaktır bana göre. Emeğinize sağlık. Teşekkür ederim.

19/12/2018

ZİYARETÇİ YORUMLARI
  1. Abdullah0246 dedi ki:

    Yüksek lisanstan hocamız Cahit hocamız.. Allah razı olsun verdiği emeklerden dolayı. İslam tarihi metodolojisinde yetkin hocamızın işi gücü rast gitsin, yolu açık olsun.

YORUM YAZ