UA-113875625-1

Medinelilik Üzerine Birkaç Soru

Medinelilik Üzerine Birkaç Soru

Bu köşede yazarken kimi zaman, bazı cümlelerde haddimi aştığımı düşünmekten kendimi alamadığımı ifade etmeliyim. Çokça eleştiri ile bir yere varılamayacağı ve bunun müzmin bir saplantı olduğu karşı eleştirisini de baş göz üstüne kabul ediyorum. Ancak bazı ahval karşısında bizim oraların deyimiyle “al camışların geri, geldi küfürün yeri” haleti ruhiyesine kapılmaktan beri duramıyoruz. Bu durumda kadim olana dönüp bakıyoruz. Çünkü eleştirdiğimiz noktalar ve bunların doğduğu zihniyeti incelediğimiz zaman yaslandığı noktanın çok tanıdık yerler olduğu görünüyor.

Halife Muaviye’nin eşi Meysun’un, -kendi deyimiyle-, Şam’daki yüksek sarayda çöldeki hayatını özleyişini, rüzgârın dört bir yandan gelen uğultusunu; sazendelerin tellere nazik dokunuşuna tercih etmesini, hayatın haşinliğini, kaba elbiseleri bir tür sonradan görmeliğe tercih edişini hep takdirle hatırlamışımdır. Burada İbn Haldun’u da hatırlayacak olursak; ruhların ve karakterlerin doğallığının henüz bozulmadığı, refahın tefessühe doğru evrilmediği bir dönem Meysun’un şiirinde kendini bütün açıklığıyla göstermektedir. Nitekim Meysun şehirli olamamış ve çöle geri gönderilmiştir.

Aslında Hadari ve Bedevi dikotomisi uzak Cahiliyeden itibaren Arap toplumunun iki ana toplumsal kesimini oluşturmaktadır. Çölde ve şehirlerde yaşayanlar… İslam’ın gelişiyle birlikte bazı kabileler hariç Müslümanlara Medine’ye hicret mecburiyeti getirilmişti. Medine’nin dışında kalmak o dönemin şartları içerisinde İslam’ın hedeflerinden de uzak kalmak anlamına geliyordu. Ayrıca İslam’ın henüz çok taze olduğu bu dönemde Medineden uzak oluş, İslam’ın öğrenilip anlaşılmasından da uzak olmak demekti. Nitekim bu mecburiyet Mekke’nin fethini takiben, İslam belli bir güce ulaştıktan sonra kaldırılmıştır. Buradan varmak istediğim nokta, şehirden uzak bir yaşam tarzının İslam’a aykırı bir durum oluşturacağından değil, o zaman için İslam’ın yaşanabileceği tek merkez olan Medine’den uzak kalınmaması ve Medine’nin güçlendirilmesi amacıyladır. Hz. Ömer dönemine dair bazı rivayetlerde,  şehirlere yerleşmedikçe Bedevilerin ganimetten pay alamamaları  da yine askeri merkezlerin tahkimi meselesine mebni olmalıdır. Nitekim İslam’ı özümsemiş bir ruhla çölde yaşamanın İslam’a aykırı olduğu herhalde düşünülemez. Burada şehirlerin eğitici yönü elbette inkâr edilemez. Şehirler İslam tarihi boyunca medeniyetin ana taşıyıcısı olmuşlar ve etraflarına ışık saçmaya devam edegelmişlerdir. Bu süregelişi son yüzyılımızla sınırlandırmak yerinde olacaktır zira -Erol Kılıç Hocamızın 16 Nisan 2017 tarihli yazısında da belirttiği üzere- şehirlerin ihraç ettiği şeyler artık kirlilik, suç, tahrip, tüketim, gösteriş, sonradan görmelikten ari şeyler hiç değil. Üstelik şehirler ve şehir ahalisi şehrin bu tefessüh etmiş halini ısrarla doğal yaşam alanlarına da taşımak gayretindeler. Bunu da garip bir şekilde doğal yaşam özlemiyle yapıyorlar. Hızla kırsal kesime ve köylere akın eden şehirli kesim –buna dindar ve muhafazakar kesim de dâhil- taşıdıkları bu tüketim kültürünün zımmen bir Medinelilik olduğu vehmini üzerlerinde taşıyor gibiler. Yaşlısından gencine oturup yemek, hayvandan iğrenmek, çok konuşmak, çok yorumlamak, çalışmamak, hazır almak, paketlenmiş almak, kimyasal davranmak, doğal kokulardan hoşlanmamak, doğal döngüyü kabullenmemek, üretmemek üzere şehir kültürünün istilacıları konumundayız maalesef. Üstelik yukarıda da belirttiğim üzere çoğu kez kendimizi badiyenin/bedavetin karşısında kültürlü ve dindar yani, Medineli konumuna oturtarak. Üstelik medinelerimizin Medine’den, Şam’dan, Bağdat’tan Kayravan’dan hızla uzaklaşmış olduğu günümüzde.

Rasulullah da Mekkeliydi. Bir şehirli, medineliydi. Bir Kureyşliydi. Bir tüccardı. Ancak onun hayatından yukarıdaki özelliklerde bir kesite rastlamak asla mümkün değildir. Bu tür bir eleştiriye yol verecek en ufak bir yön de bulunmamaktadır. Onun ve İslam’ın öngördüğü Medinelilik bugünün “şehirliliğinden” de bugün bizim İslami olduğunu düşündüğümüz “Medinelilik”ten de  farklı olsa gerek.

Rasulullah’ı kendi söküğünü dikerken, deveye dokunup onun boynunu karnını sıvazlarken gördüğümüzde, Medine sokaklarındaki deve gübrelerine rastladığımızda, deve sürülerinin böğürtüleri arasında o genç çobanla karşılaştığımızda, merkebe binerken onu seyrettiğimizde sahi bu yaşam tarzını nereye yerleştireceğiz. Daldan dala atlayan bu yazının ötesinde Medineliliği yeniden düşünsek gerek…

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ