Siyer Eğitimi

20.02.2018
A+
A-
Siyer Eğitimi

 

Pragmatik tarih usûlü, Yunanlıların Thukydides ve sonrasında Tacitus’la sürdürdükleri bir tür akıma işaret eder. Onlara göre tarih ilmi, geçmiş olaylardan ders almak, gelecekteki yolu doğru çizebilmek, okuyucuya ahlakî ve millî duygular aşılayabilmek maksadıyla vücûda getirilen te’lîflerdir ki zorunu olarak bu te’lîflere teoloji de hâkim olacaktır. Nitekim İslâm târihinde de benzer bir durum söz konusudur. Zira Cenâb-ı Hakk dahi her şeyi belirli bir kanuna göre yapmaktadır. Fetih Sûresi, 23’te ‘Allah’ın öteden beri işleyip duran kanunu budur. Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.’ bu durum açık şekilde belirtilmiş, ulemâ da ‘sünnetullah’ı mezkûr biçimlerde te’vîl ve tefsîr etmekten geri durmamıştır. Konuya giriş kabîlinden olmak üzere şunu da belirtmemiz elzemdir ki, mezkûr Yunanlıların ya da sâir Romalıların tarih ilmine dair neşrettikleri yayınların hiçbirisi ilk dönemlerde Arapça’ya çevrilmemiş, Batı ile Doğu arasında tarih usûlü çerçevesinde bir fikir birlikteliği oluşturulamamış, belki gerek de duyulmamıştır. Gerçi son yüzyılda anılan müelliflerin eserlerinin en azından bir bölümü Türkçe’ye kazandırılmıştır. Çevirileri gerçekleştiren ve 1972’de vefât eden Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi öğretim üyesi merhum Prof. Dr. Halil Demircioğlu’nu rahmetle anmadan geçmek istemiyoruz.

Esâsında bu ilk yazımızda doğrudan konuya girmenin çok da düşünceli bir davranış olmadığı kanaatini taşımaktayız. Düşünceli davranış, bir platformda yer alacak olan ilk yazının ‘Söz başlarken…’ şeklinde olmasıdır. Belki de bizi bu duruma düşüren husûs, modern dönemde özellikle müverrihûn arasında sonu gelmeyen usûl tartışmalarıdır. Allah nasip ederse bize bir köşe ayırma inceliğini gösteren alanımızın değerli hocaları Doç. Dr. Şaban Öz ve Yrd. Doç. Dr. Feyza Betül Köse’ye teşekkürlerimizi sunduktan sonra evvel-âhir yazılarımızda usûl konularına ilişkin meseleleri tetkîk etmeye, yazılarımızın toplamıyla da bir usûl dizisi çıkarmaya gayret edeceğimizi beyân ile iktifâ edelim. Gerçi ‘On beş günde bir yazı vereceksin.’ ile ‘Yazıvereceksin!’ arasındaki korelasyonun da farkındayız. Gayret bizden tevfîk Allah’tandır. İşte giriş paragrafımızda belirttiğimiz Yunan tarih usûlünün tevhîd inancıyla bağdaştırılması da tam olarak bu son cümlemizdir.

Hegel tarih felsefesini izâh ederken, varlık alanını kısacası her şeyi oluşturan her an yönlendiren yöneten bir temel varlık, tasarlayan, eyleyen, düşünen bilinçli özne olarak metafiziğe işaret etmektedir. Hegel’in bu yaklaşımı kuşkusuz yeni değildir. Zikrettiğimiz Yunan- Roma ve İslâm tarihçilerinde de durum benzer niteliklerdedir. Bizim burada öne çıkarmaya çalıştığımız husûs ise tarihin temel metotlarının neredeyse tüm medeniyetlerde benzer kıstaslara sahip olduğudur. Öte yandan antik tarihçilerin ortaya koydukları düşünceler çerçevesinde geliştirilen ve yaklaşık 2500 yıl öncesine dayanan bu birikimin son birkaç yüzyıla hasredilmesinin doğru olmadığını öne sürmektir. Denir ki, tarih Sümerlerle başlar. Diyoruz ki madem öyledir, o halde Sümer dilinde bulunan Türkçe kelimeleri nasıl açıklayacaksınız?

Konu nereden, nereye doğru gitti, şeklinde düşünmek de olasıdır elbette. Biz öz oluşturabilmek ve ilk yazımızı kısa kesebilmek için netice-i kelâm… Yüzyıllardır eğitimin belirli metotlar çerçevesinde verilmesi, eğitimin merkeze aldığı konuların aktarımında belki de en önemli unsuru olarak göze çarpmaktadır. Zira metot sorunu bir eğitim sorununu, eğitim sorunu da muhteviyatı fark etmeksizin her türlü sorunun odak noktasını oluşturacaktır. Bir bilginin muhatap kitleye kazandırılmasında takip edilen/ edilecek olan yol izahtan vâreste olmamalı, tüm somut verilerle ortaya konulmalı, bilgi akışı da bu veriler ışığında sağlanmalıdır.

Yazımızın sonunda, ağzımızdaki baklayı çıkaralım; körler ülkesine kral olmaya kalkarsanız görerek anlattıklarınız, saçmalık olarak nitelenir, düzelebilmeniz ve diğerlerine benzeyebilmeniz için gözlerinizi çıkarmaya uğraşırlar. Siyer tarihin bir alanıdır. Fakat usûlü konusunda yeni fikirler geliştirilmelidir. Kökeni antik Yunan’a mı gider, Hegel’e mi müracaat edilmelidir yoksa Bîrûnî’den mi başlamalıyız, belki de İbn Haldûn veya İbn Said el-Mağribî’yi yeniden mi keşfetmeliyiz bilinmez ama kesinlikle yeni bir usûl geliştirilmelidir. Şayet Siyer alanında da bir takım arkeolojik tespitler kullanılmaz, medeniyet-sanat ve insanlar arasındaki sosyal tesânüd unsurlarının ne şekilde meydana geldiği dönemlere göre aydınlığa kavuşturulamazsa, alanın uzmanları arasındaki münâkaşa ve münâzaraların muhteviyatı ancak ‘körler, sağırlar, birbirini ağırlar’ şeklinde tezâhür edecektir.

Başlıyoruz…

20/02/2018

BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.