Kur’ân’dan Sünnet’e, Sîret’ten Tefsire

01.04.2020
A+
A-
Kur’ân’dan Sünnet’e, Sîret’ten Tefsire

Kur’an-ı Kerim, her ne kadar günümüze iki kapak arasında yazılı bir kitap olarak intikal etmiş olsa da indiği dönem itibariyle onun keyfiyet olarak sözlü bir hitap olduğu bilinmektedir. Zira Hz. Peygamber ve sahabe Kur’an’a canlı ve dinamik bir zeminde muhatap olmuş ve kâtipler de gelen vahyi kayıt altına almışlardır. Nitekim ayet-i kerimelerde Kur’an’ın kendisini “kavl” ve “kelâmullâh” şeklinde nitelemesi onun temelde sözlü bir hitap olduğunu vurgularken, “sana sorduklarında”, “sana soruyorlar”, “senden bilgi/fetva istiyorlar” gibi ifadeler de onun diyalojik unsurlar içerdiği gerçeğini açık bir şekilde yansıtmaktadır. Bu durumun, Kur’an’ın edebi zenginlikten yoksun olduğu anlamına gelmediği gibi onun sözlü hitaplarda olan/olması gereken birtakım nitelikleri barındırdığı gerçeğini de değiştirmemektedir. Dolayısıyla vahyin yazıya aktarılmasıyla tarihi yaşanmışlıklar ancak ayetlerin satır aralarında, rivayetlerde ve sair vesikalarda mahfuz kalmıştır.

Ayetlerin farklı manalara imkân tanıması, rivayetlerin çeşitlenmesi, bilgi ve belgelerin kişilere/ekollere göre yorumlanması ile gerçek anlamın tespiti zorlaşmıştır. Sorunların halli için pek çok eser kaleme alınmışsa da bu girişimler çoğu kere sorunu çözmekten ziyade yeni anlamların üretilmesiyle sonuçlanmış ve bu durum günümüze kadar, karın üst üste yağmasıyla oluşan bir buzdağı (aysberg) gibi, katlanarak devam etmiştir. Neticede Kur’an’ın sayısız anlam alanına sahip bir kitap olarak düşünülmesi yaygınlaşmış ve anlam çerçevesi bakımından Kur’an’ın, salladıkça devamlı yağ çıkaran süt denizinden limanı olmayan uçsuz bucaksız bir okyanusa kadar pek çok teşbihe konu edilmiştir. Hatta Kur’an’daki harflerin her birinin Kaf Dağı büyüklüğünde olduğu, her birinde Allah’tan başkasının ihata edemeyeceği sonsuz manalar içerdiği söylenmiştir. Nitekim Kur’an’da yer alan ilimlerin sayısına dair bir hesaplama yapmaya çalışan Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’nin (ö. 543/1148) Kur’an’daki kelime sayısı kadar ilim olduğunu söylemekle yetinmeyip her kelimenin zahir, batın, had ve matla’ olmak üzere dört ayrı anlamı daha olduğunu belirtmesi; bunun yanı sıra tamlama ve terkiplerin ayrıca hesap edilmesi gerektiğinden hareketle saymaktan vazgeçip bunu sadece Allah’ın bileceğini ifade etmesi en çarpıcı örneklerden biri olarak gösterilebilir.

Esasen bütün bu bakış açısı, sıcak ve samimi gibi görünse de şahsi, keyfi, mezhebi ve ideolojik yaklaşımlara büyük esneklik sağlamakla birlikte gerçekte Kur’an’ın nüzul ortamındaki asıl anlamının kaybolup buharlaşmasına, istismar edilmesine ve ihtilafların derinleşmesine neden olmaktadır. İslam’da mezhebî tefrikaların ilki kabul edilen Hâricîlerin, daha erken dönemlerde kendi düşüncelerini desteklemek için Tahkim olayında ve diğer eylemlerinde ayetleri kullanmaları İslam tarihinde bu açıdan önemli bir tecrübe olarak dikkat çekmektedir. Hz. Ali’nin onları ikna etmek için Abdullah b. Abbas’ı gönderirken Kur’an’ın farklı manalara müsait olduğunu, onları Sünnet ile ikna etmesi gerektiğini vurgulaması ise söz konusu sorunun çözümü noktasında önemli fikirler vermektedir. Yine Hz. Ömer’in; peygamberi, kıblesi ve kitabı bir olan ümmetin nasıl ihtilafa düştüğüne anlam veremediğini ifade etmesi üzerine İbn Abbas’ın “Ey müminlerin emiri! Kur’an bize nazil oldu, onu okuduk ve ayetlerin sebeb-i nüzulünü biliyoruz. Bizden sonrakiler ise Kur’an okuyacak ama sebeb-i nüzulünü bilmeyecekler. Bu durumda [ayetin manası hakkında] görüş/yorum öne sürecekler. Yorum yaptıkça ihtilafa düşecekler. İhtilafa düştükçe de savaşacaklar.” şeklinde cevap vermesi sebeb-i nüzulün önemine işaret etmektedir.

Ayetlerin iniş sebeplerine dair tefsir eserlerinde oldukça malzeme bulmak mümkün olduğu gibi bu konuda müstakil eserler de kaleme alınmıştır. Ancak ne var ki elimizdeki sebeb-i nüzule dair rivayetlerin son derece sınırlı olması, pek çok ayet hakkında sebeb-i nüzulün bulunmaması, kimi zaman da bir ayetle ilgili birden fazla sebebin nakledilmiş olması ve özellikle ayetlerin nüzulü için bilindik anlamda bir sebebe de ihtiyaç olmadığı gerçeği bu alanla ilgilenenlerin karşılaştığı önemli sorunların başında gelmektedir. Sözü daha fazla uzatmadan son olarak ifade edelim ki, tam bu noktada ayetin inişini çevreleyen tarihi zeminin birçok açıdan incelenmesini sağlayan özellikle siyer, hadis ve tarih gibi ilimlerin rolü devreye girmektedir. Bu açıdan müfessirin görevi ayetin ne dediğini tespit edebilmek için Hz. Peygamber’in sünnet ve sîretine müracaat ettikten sonra tefsir ameliyesine geçmesidir. Kur’an’ın indiği ortamın tarihsel, kültürel, sosyal, psikolojik, düşünsel dokusunu ve atmosferini teneffüs edip ilk anlamı tespit etme gayreti içerisinde olmasıdır. Zaten müfessirlerin büyük çoğunluğunun aynı zamanda müverrih ve filolog olması, tarihçilerin de tefsir veya Kur’an ilimlerine dair eser telif etmeleri bir tesadüf değildir, vesselam.

 

BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.