UA-113875625-1

Kur’ân’ı Anlama Çabasında Tarihi Zemini Göz Ardı Etmek

Kur’ân’ı Anlama Çabasında Tarihi Zemini Göz Ardı Etmek

Kur’ân’ın muhataplarına mesajını iletebilmesi, onun indiği dönem itibariyle müminler tarafından anlaşılmasını gerekli kılmaktadır. Bu sebeple peygamberlere gönderilen kitaplar, her peygamberin kendi kavminin diliyle olmuştur. Tevrat’ın muhataplarca anlaşılabilmesi için İbrânîce, İncil’in de aynı gaye ile Ârâmîce gönderilmesi gibi Kur’ân da Arap diliyle gönderilmiştir. Zira muhatapla sağlıklı bir iletişim ancak onun anlayacağı dil, üslup ve argümanları kullanmakla gerçekleştirilebilir. Zaten rivayetler incelendiğinde Kur’ân’ın, indiği dönemde gerek sahabenin gerekse müşriklerin ayetin manasına dair ciddi bir anlama sorunu yaşamadıkları görülecektir. Aksine o gün için mesele, ayetin anlamından ziyade kabul-ret noktasında imanî bir mücadeledir. İbn Teymiyye’nin de (ö. 728/1328) ettiği gibi ayetin anlamına dair problem yaşanması durumunda Hz. Peygamber’in mübelliğ ve müfessir vasfıyla bu sorun zaten izale edilebilmektedir. Ancak asıl anlam sorunu, Hz. Peygamber’den sonra zuhur etmiş ve ihtilaflarla birlikte artan bir eğilimde devam etmiştir. Hz. Peygamber’den kısa bir süre sonra (h. 37/ m. 657 ‘de) gerçekleşen Sıffîn Savaşı’nda Ammâr b. Yâsir’in Muaviye b. Ebû Süfyân tarafına yüksek bir sesle okuduğu, “Bugün Kur’an’ın tevili [yorumlanması] için çarpışıyoruz sizinle ** Tıpkı geçmişte tenzili [Allah katından indiğinin kabulü] için çarpıştığımız gibi”  (نحن ضربناكم على تنزيله  **  فاليوم نضربكم على تأويله.) şeklindeki hitabesi de bu durumun bir nevi ifadesi olmuştur. Zaten Sıffîn Savaşı’nda Muâviye’nin ordusu yenilmek üzere iken Mushaf sayfalarının mızraklara takılarak her iki tarafın da Kur’ân’ın hakemliğine davet edilmesi (Hakem Olayı) ve burada “hüküm yalnız Allah’ındır” ayetlerinin yoğun bir şekilde kullanılması da Ammâr b. Yâsir’in ne demek istediği hakkında fikir vermektedir.

Hakem Olayı’nda konu olan ve Hâricîlerin temel argümanını temsil eden ayetler ne gariptir ki bugün de bazı Kur’âncılar ve selefi akımlar tarafından hâlâ benzer bir vurguyla kullanılabilmektedir. Hâlbuki referans alınan ayetler göz ucuyla bile incelendiğinde “hüküm yalnız Allah’ındır” cümlesinin; ya azap tehditleriyle alay eden inkarcılara azabın vaktini tayin edenin yalnızca Allah olduğu (6/En’am, 57) veya putların ilahi yönü olduğunu iddia edenlere yönelik bir şeyin lahuti vasfını tayin edenin yalnız Allah olduğu (12/Yûsuf, 40) veyahut da Hz. Yakub’un çocuklarını Mısır’a gönderirken tedbir almalarını ama tedbire rağmen takdirin de yalnız Allah’a ait olduğunu ifade etmesi (12/Yûsuf, 67) meyanında serdedildiği hemen fark edilecektir. Bütün bunların o gün de bugün de bilinmesine rağmen iç ve dış bağlamın göz ardı edilerek ayetlerin amacın dışında kullanılması ve hâlâ kullanılıyor olması ayetlerin suiistimal ve istismar edildiğini ve bunun çoğu kere bilinçli bir şekilde yapıldığını açık bir şekilde göstermektedir.

Peşinen söyleyelim ki, Kur’ân’ın keyfî yorumlara ve su-i emellere uygun kullan(ıl)ma(sı)nın önüne geçmenin en etkili yolu, ayetlerin tarihsel ve metinsel bağlamlarını dikkate almaktır. Ayetin tarihî zemini ve siyak-sibakıyla kurulan irtibat, yanlış anlamlara düşmekten koruduğu gibi gerçek anlama daha fazla yaklaştırmaktadır. Bir örnek vermek gerekirse “Allah için hac ve umreyi tamamlayın” (2/Bakara, 196) anlamındaki ayet, tarihî zeminden koparıldığı zaman bugünün muhataplarınca garip karşılanabilir. Çünkü burada haccın yapılmasına dair bir anlamdan ziyade onun tamamlanmasına yönelik bir emir söz konusudur. Bu durumda sözün, mevcut bir olguya matuf olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla ayetin neyi kastettiğini anlamak için nüzîl ortamında nâzil olmasına sebebiyet veren olgunun (sebeb-i nüzûlün) tespit edilmesi gerekmektedir. Nüzûl dönemine bakıldığında ise meselenin Ahmesîlik ile ilgisi olduğu anlaşılmaktadır. Zira Kureyşliler’in, Hz. İbrahim’in soyundan gelmeleri, Harem ehli ve Kâbe hizmetkârı olmaları dolayısıyla kendilerini diğer kabilelerden üstün gördükleri için ve müttefikleriyle birlikte kendi kabilelerini hums, geri kalanları ise hille diye niteledikleri bilinmektedir.  Bu iddiaları onları, hac ibadeti esnasında başka kabilelerin aksine harem sınırının dışında olan Arafat ve Mina vadisine gitmemelerine, güneş ufka yaklaşıncaya kadar Nemîre’de kalıp sonra Müzdelife’ye geçmelerine ve dolayısıyla Hz. Âdem ve Hz. İbrahim’den tevarüs eden Hac ibadetini bozup değiştirmelerine ve eksik yapmalarına neden olmuştur.  Kur’an da ilgili ayetle onlara Hac ibadetinde yaptıkları bu tasarrufun yanlış olduğunu ve söz konusu ibadetleri aslına uygun şekilde tamamlamaları gerektiğini ifade etmiş olmaktadır.

Son söz olarak denilebilir ki, ayetin tarihi zeminle birlikte okunması muhatapların ne anlamış olabileceği hakkında önemli fikirler vermektedir. Bu sebeple verilen anlamın isabet edip etmemesi siret-nüzûl ilişkisi ile doğru orantılıdır. Siret-nüzûl ilişkisi göz ardı edilirse literal, yüzeysel, keyfî, indî okuma gerçekleşir. Neticede metnin ne dediği anlaşılmaz, anlam belirsizleşir ve hatta buharlaşır. Dolayısıyla metnin ne dediğinden ziyade her okuyana göre şekillenen ayrı bir anlam kazanmaya başlar ve sonuç aslında kutsal metnin kıyameti olur.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ