UA-113875625-1

Siyer, İbn Haldûn ve Annales Okulu

Siyer, İbn Haldûn ve Annales Okulu

Resûlullah’ın (as) hayatını konu alan Siyer’in, diğer İslamî ilimlerden farklı bir dal olduğunu, kendine has usûlünün bulunduğunu açıkça ve ısrarla söylemeliyiz. Usûlün girişine belki pek çok farklılıklar konulabilir ancak biz bu giriş kısmına olayların aktarım biçimini yerleştirmenin doğru olacağı kanaatini taşımaktayız. Hadîs ilmi, olayların konu bütünlüğü içinde aktarılmasını öngörür ama Siyer, tarihin usûlüne de uygun olarak kronolojik aktarımı tercih eder. Tefsîr dönemin şartlarını göz önünde tutarak hâdiseleri Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleri bağlamında açıklamaya gayret gösterirken Kelâm itikadî zemine atıflarda bulunabilir. Oysa Siyer’e konu olan her hususun bir âyetle münasebeti olmayabilir ya da itikadî ayrımlar Siyer’in ilgi alanına girmeyebilir. Bu ayrımın muhteviyatında bulunan bir diğer husûs da bilgilerin değerlendirilmesinde her bir ilim dalının izlediği yolların birbirinden farklı olmasıdır ki usûl yazılarımızın odağını da bu nokta oluşturmaktadır.

Klasik Siyer kaynaklarına müracaat edildiğinde, te’liflerin kâhir ekseriyeti merkezinde insanın yer aldığı siyasî hadiseleri, sosyal kurumlardan soyutlayarak kronolojik biçimde aktardığı görülecektir. Burada kastımız sosyal kurumlar hakkında rivâyetlerin olmadığı değildir. Elbette kurumlar da te’liflerde yer almaktadır ancak sentez noktasında bir takım eksiklikler bulunmaktadır. Hatta henüz formunu bulamamış ilk dönem risâlelerde dahi bu durum aynı çerçevede gerçekleşmiştir. Diğer bir ifadeyle siyasî hâdiseler sanki toplumsal bir takım unsurlardan farklı bir satıhta gerçekleşmektedir. Elbette bunun da bir değer olduğunu vurgulamalıyız ancak tarihin öznesi konumunda olan insanın bir toplum içinde yaşadığını görmezden gelen anlayışın tuhaf sorunlara yol açacağını da beyân etmeliyiz. Bedir Savaşı sadece siyasî bir faaliyet olarak mı ele alınmalıdır? Kurumsal anlamda dönüşümlere hiç mi işaret etmemektedir? Esir ya da ganimetlerle beytu’l-mâl arasında doğrudan bir bağlantı öne çıkarılamaz mı? Dinî ve siyasî faktörler pek âlâ anlaşılmıştır lâkin kurumsal, sosyolojik zemin sağlıklı bir şekilde tanımlanabilmiş midir?

Ortaçağın sonlarında vefât eden (m. 1406), İbn Haldûn’un te’lif ettiği tarih kitabı İber’in giriş kısmının (Mukaddime), kitabın kendisi İber’den daha çok dikkat çektiği ve bilindiği açıktır. Günümüzde İber’in ne olduğunu bilenlerin sayısına oranladığımızda, bu kitabı bilenlerin Mukaddime kısmını bilenlerin yanında oldukça düşük kalacağını da haddimiz olmayarak belirtmek istiyoruz. İbn Haldun, kendi döneminin şartları içerisinde Hadîs, Tefsîr, Fıkh, Kelâm gibi alanlarda eğitim almış, özellikle felsefî ve sosyolojik çerçevede aktardıklarıyla tarih içerisinde kendine has bir yer edinmiştir. Bu bağlamda İbn Haldun’un bir tarihçi mi, bir sosyolog ya da filozof mu olduğu tartışılagelmiştir. Oysa burada odak nokta İbn Haldun’un bugünkü tabirlerle hangi akademik alana intisâb ettiği değil, tarih anlatımına getirdiği farklı bakış açılarıdır.

Kurumsal anlamda bir tarihçiliğin de gerekli olduğunu öne süren ve tarih değerlendirmelerine kurumları da dâhil eden İbn Haldun’un fikirlerini sadece kendisine münhasır kılmak doğru değildir. Siyer konusunda dahi ilk dönem müelliflerin de kurumsal anlamda bazı haberler naklettiğini ancak yukarıda da temas ettiğimiz üzere, İbn Haldun’dan farklı olarak bu haberleri değerlendirmeye tabi tutmadan aktardıklarını müşâhede etmekteyiz. Ancak İbn Haldûn’un yaptığı gibi diğer ilim dallarıyla karşılaştırmalı olarak hâdiseleri ve kurumları tahkik etmek, nakil tarihçiliğinden bambaşka bir durumdur.

Resûlullah’ın (as) Yesrib’e hicretinden sonra müesseseleşmeye başlayan toplumun bünyesinde yine bizzat Resûlullah (as) tarafından oluşturulan, örneğin Mescid’in sosyo-psikolojik katmanları bahsettiğimiz klasik müellifler tarafından değerlendirmeye tâbi tutulmamıştır. Hâkeza Medîne Vesîkası’nda yer alan unsurlar da siyasî ya da toplumsal çerçevede değerlendirilmeden sunulmuştur. Resûlullah’ın (as) diplomatik mektuplarında yer alan unsurlar da siyaset bilimi açısından değerlendirilmemiştir. Kuşkusuz bunlar klasik eserlerin müellifleri için doğrudan bir nâkısa oluşturmamaktadır. Zira onlar belki de bu hususları görev edinmemişler, haberleri aktarmakla yetinmişlerdir. Zira her dönem kendi şartları içerisinde değerlendirilmekte, klasik müelliflerin bir siyaset bilimci, bir sosyolog gibi davranmalarını beklememekteyiz.

Öte yandan İbn Haldun’un Müslümanların kurumsallaşma süreçlerine temas etmesinin yanı sıra söz konusu kurumların Yahudi ve Hristiyanların sahip oldukları kurumlarla karşılaştırmalı olarak vermesi de sözünü ettiğimiz farklı bakış açısıyla ilgilidir.

Siyasî hâdiselerin kronolojik biçimde, değerlendirmeye tâbi tutmadan sunulmasının değerini takdir etmekle birlikte kurumsal açıdan da tarihin, siyasî hâdiselerle sentezlenerek karşılaştırmalı biçimde aktarılmasının gerekliliği ortadadır. Ancak bunların aynı zamanda diğer ilimlerle birlikte değerlendirilmesi gerekliliğinin İbn Haldun tarafından önerildiğini de kabul etmek durumundayız. Burada asıl sorulması gereken sorular, İbn Haldun tarafından Sosyoloji mi tarihin alanına çekilmiştir yoksa tarih mi sosyolojinin alanına girmiştir? Sosyoloji Tarihi ile Tarihin Sosyolojisi birbirinden farklı mıdır? Görebildiğimiz kadarıyla İbn Haldun her iki disiplini de birbirinin içine idhâl etmiştir. Sosyolojiyi tarihin, tarihi de sosyolojinin bir parçası olarak değerlendirmiştir. Toplumların gelişimini izah ederken tarihe, sosyolojik bakımdan bu gelişimi değerlendirirken sosyolojinin temel kuramlarına müracaat etmiştir. Sosyolojik tarihçilik de tam olarak budur.

Peter Burke, 1937’de vefât eden İngiliz bir tarihçidir. Burke, Annales Okulu’nun gelişimiyle ilgili olarak okulun ilk evresini, geleneksel tarih anlayışının siyasî tarihle olan ilişkisine ayırırken ikincisi evresini Braudel’e son evresini de sosyo-kültürel tarih anlatılarına yer veren tarihçilere ayırmaktadır. Annales Okulu’na göre tarih bireyden ziyade toplumsal gelişmelerle ilgilenmelidir. Zira insan tarih olaylarının merkezinde yer alır ve insan da toplumun temelidir. Bu çerçevede tarih ancak disiplinler arası değerlendirmeleri ihtivâ etmelidir. Bir başka ifadeyle sosyolojik ve kültürel unsurlar da tarihin aktarımına eşlik etmelidir.

İbn Haldun, Annales Okulu’nun 20. yüzyılda ortaya koymaya çalıştığı tarihe ilişkin prensipleri yaklaşık altı asır önce ifade etmiştir. Sadece siyasî tarihin içinde yer alan siyasî kişilikleri konu alarak yapılacak olan tarih anlatıları, bir müddet sonra hikâyelerin de dâhil olduğu abartılı sahnelere dönüşecek ve bireyler tarihî kişiliklerini kaybedecektir. Kısacası her tarihî kişilik, bir takım insanların zihinlerinde şekillendirdikleri profillere dönüşecektir. Dolayısıyla tarih ekonomik ve sosyal unsurlara temas etmezse, siyasî tarih de sadece kişisel bir takım faaliyetlere münhasır kılınırsa tarihe ilişkin değerlendirmelerin mahdûd kalacağını, ilgili dönemin tam olarak aydınlığa kavuşturulamayacağını söyleyebiliriz.

Netice itibariyle Siyer eğitiminde de Annales Okulu’nun tekrar gündeme taşıdığı, İbn Haldun’un çok daha önceleri ortaya koyduğu sosyolojik unsurların, disiplinler arası yakınlaşmaların sağlanması gerekmektedir. Bu yapılırken de tarihin sâbit bir şekilde konumlandırılmasını, örneğin tarihin tefsire değil tefsirin tarihe ya da kelâmın tarihe doğru çekilmesini önermekteyiz.

Sahi tarih Sümerlerle başlıyordu, değil mi? O halde Sümer dilinde bulunan yabancı kökenli kelimelerin varlığını açıklayınız!

06/03/2018

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ